08-29-2008, 11:38 PM
“Mü’minler arasında hayasızlığın yayılmasını arzu edenler, işte onlara, dünya ve ahirette can yakıcı azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Nur; 19)
Bu ayet-i kerimeden çok açık olarak anlaşılıyor ki mü’minler bir vücut gibi olmalıdırlar. Nasıl bir insan, kendi nefsi için kötü bir şey istemiyor ise diğer mü’min kardeşleri için de istememesi lazımdır.
Allah-u Zülcelâl, yapmamızı istediği şeyleri sevmektedir. Onun istediği şekilde olmamız lazımdır. Öyle olduğu zaman, Allah-u Zülcelâl bize yardımcı olacak, feyzini ve nisbetini bizim üzerimize gönderecektir. İbn-i Ömer (Radıyallahu Anh)'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
"Mü’min, mü’minin kardeşidir. Mü’min, kardeşine zulüm ve hakaret yapmaz. Bir mü’min, diğer bir mü’min kardeşinin bir hacetini yerine getirirse, Allah-u Zülcelâl de onun hacetini yerine getirir. Kim, mü’min kardeşinin bir ayıbını, kusurunu örterse, Allah-u Zülcelâl de kıyamet gününde onun kusurlarını örter.” (Tirmizi)
Peki, kimin kusuru yoktur? Hepimiz kusurluyuz. O kusurları örtmek istemiyor muyuz? İstiyoruz. Öyleyse, dünyada mü’min kardeşlerimizin kusurlarını örtmeliyiz ki Allah-u Zülcelâl de kıyamet gününde bizim kusurlarımızı örtsün. Birbirimize yardımcı olmamız lazımdır ki Allah-u Zülcelâl de kıyamet gününde bize yardım etsin. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'den önceki cehalet devrinde, kâfirler kızlarını diri diri toprağa gömüyorlardı. Öyle bir cehalet içindeydiler. İbn-u Amr ismindeki bir sahabeden rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kim mü’min kardeşinin kusurunu örterse, sanki o diri diri gömülmüş olan kızları ihya etmiş gibi sevap kazanır.” (Ebu Davud, Edeb, 45)
Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)'dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
"Herhangi bir kul, bir kulun kusurunu örterse, kıyamet gunünde Allah da mutlaka onun kusurunu örter.” (Buhari, Müslim)
Mü’minin hali ne acayiptir? Mü’minin her hali, onun için hayırdır. Hasta olursa hayırdır. Zengin olursa hayırdır. Yemek yerse hayırdır. Aç olursa hayırdır. Ne olursa, onun için hayırdır. Niçin? Yemek yeyince 'Elhamdülillah' diye şükrettiği zaman, hayır olur. Aç kaldığı zaman, halinden memnun olur, tevekkül eder, hayır olur. Yani mü’minin başına ne gelirse, onun için hayırdır. Yeter ki insan mü’min olsun.
Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
"Dünyayı seven ahireti sevmez, ahireti seven de dünyayı sevmez. Siz baki olan ahireti fani olan dünyaya tercih edin." (Taberani, Hakim)
Dünya, bütün kötülüklerin başıdır. İnsanın kalbinde dünya sevgisi ne derece varsa, ahiretin sevgisi o derece o kimsenin kalbinden çıkar. Kim neyi severse Allah-u Zülcelal ona istediğini nasip eder. Dünyayı sevenlere de dünyayı nasip eder. Çünkü Allah-u Zülcelal’in yanında dünyanın hiçbir değeri yoktur. Dokuz yüz elli sene yaşayan Nuh (Aleyhisselam)’a vefat hastalığında: “Dünyayı nasıl buldun?” diye sormuşlar. Kendisi de: “Dünyayı iki kapılı bir han gibi gördüm. Bir kapıdan girdim, diğerinden çıktım.” demiştir.
Gerçekten dünya hayatı çok kısadır. Bakınız! Hz Nuh (Aleyhisselam) dokuz yüz elli sene yaşadığı halde sanki onu hiç yaşamamış gibi görmüştür. Buna göre herkes kendi halini düşünmelidir. Nasıl ki su ile ateş bir arada bulunmazsa, dünya ve ahiret sevgisi de aynı kalpte bulunmaz. Baki olan ahiret hayatı için geçici olan bu dünya hayatını satanlar, her ikisini de kazanırlar. Ama dünya için ahiretini satanlar, her ikisini de kaybederler. Hz. Süleyman (Aleyhisselam) bir gün muhteşem bir şekilde havada gidiyordu. Kuşlar ve cinler onun hizmetinde bulunuyorlardı. Hz. Süleyman (Aleyhisselam) İsrailoğullarından bir abide uğradı. Abid: “Ey Davud’un oğlu! Allah sana ne büyük bir saltanat vermiştir.” dedi. Bunun üzerine Hz. Süleyman (Aleyhisselam) şöyle buyurdu: “Mü’minin amel defterinde yazılı olan bir tesbih, Davud’un oğluna verilen bu muazzam saltanattan daha hayırlıdır. Çünkü tesbih baki kalır, saltanat ise geçicidir.”
Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Dünya sizin için, siz ahiret için yaratılmışsınız. O sebeple, dünyanızdan ahiretiniz için hazırlık yapın. Bilin ki, dünyadan sonra bu hazırlığı yapmak mümkün değildir. Çünkü ondan sonra yeriniz ya cennet veya cehennemdir.” (Deylemi)
Dünyayı seven bir kimse, öldüğü zaman sevdiğinden ayrıldığı için azab çeker. Bu azabın şiddeti de dünya sevgisinin şiddeti ölçüsündedir. Allah-u Zülcelal’i ve ahireti seven ise, ölürken sevdiğine kavuştuğu için sevinç duyar. Bu sevincin büyüklüğü de Allah ve ahiret sevgisinin büyüklüğü derecesindedir. Hiç olmazsa Şah-ı Nakşibend (Kuddise Sırruh) Hz.lerinin şu sözüne uyalım. Şah-ı Naksibend (Kuddise Sırruh) bir gün, cemaatine güzel bir yemek verip onlara şöyle dedi: "Biz bu yemeği yiyeceğiz, hiç olmazsa bununla çok ibadet edelim. Nefis bir hayvan gibidir. Biz ise ona binmişiz. O bizi dağların tepesinden, yukarılardan aşağıya doğru düşürmesin. Madem ki yiyoruz, o yediğimizle ibadet edelim. Nefsin başına bir gem vurup ona fırsat vermeyelim. Bu yemekleri yedikten sonra, ona fırsat verirsek, azgınlaşır.”
Annemiz Hafsa (Radıyallahu Anha), bir gün babası Hz. Ömer (Radıyallahu Anh)‘a şöyle dedi: "Ey baba! Allah, halifeliğin zamanında, sana o kadar fetihler nasip etti ki dünyayı fethettin. Rızıklar çoğaldı. Niye biraz yumuşak elbise giyip, güzel yemekler yemiyorsun?"
Hz.Ömer (Radıyallahu Anh): "Ey Hafsa! Sen Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'in zamanını, onun o durumunu hatırlamıyor musun? Unuttun mu? Ben ölünceye kadar, Allah'ın rızasını kazanmak için Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) ve Hz.Ebubekir (Radıyallahu Anh) gibi nefsime karşı şiddetli olacağım" dedi. Allah bizi onların hayrından mahrum etmesin. (Amin)
Allah-u Zülcelal'in rahmeti, feyzi, nuru ve nisbeti, devamlı olarak bütün insanların üzerine gelir. Fakat insanda bazı engeller vardır ki bu engeller, o feyzin kalbe girmesine mani olurlar. Onun için elimizden geldiği kadar, Allah-u Zülcelâl'in emir ve nehiylerini yerine getirirsek, o zaman rahmetin, nisbetin, feyzin ruhumuza, kalbimize doğru gelmesi için yol açmış oluruz. İbn-i Abbas (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kim bizim büyüklerimizi büyük görmez, onlara hürmet etmez; küçüklerimize de şefkat ve merhamet etmezse o bizden değildir." (Tirmizi, Ebu Davud)
Demek ki büyüklere karşı daima hürmetli ve küçüklere de şefkatli ve merhametli olmamız lazımdır. Ebu Zer (Radıyallahu Anh)’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
"İnsanın vücudunda üçyüz altmış tane kemik vardır. Bunlardan her biri için, insanın bir sadaka vermesi gerekir.” Ashab-ı Kiram: "Ya Rasulallah! Buna kimin gücü yeter!" dediler. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem): "Her 'subhanallah' bir sadaka yerine geçer. Her 'Elhamdülillah' bir sadakadır. Her 'La ilahe illallah' sadakadır. Her 'Allah-u Ekber' bir sadakadır. İyiliği emretmek, bir sadaka; kötülüğe mani olmak bir sadakadır. Yolun üzerindeki bir dikeni veya bir taşı kaldırmak da sadakadır. Kıldığın iki rekat Duha namazı, bütün bunları karşılar” (Müslim, Ebu Davud)
Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)'dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte; yoldan bir ağaç kaldırdığından dolayı, cennette dolaşan bir kişiden bahsedilmektedir.
Bu kadar büyük hayırlar vardır. Bunları elimizden geldiği kadar, yerine getirmek lazımdır. Allah-u Zülcelâl bize öyle nimetler vermiştir ki bunun kıymetini bilmemiz lazımdır. Allah-u Zülcelâl bu ahir zamanda, bize Allah dostlarıyla, Sadat-ı Kiram'la beraber olmayı nasip ettiği için, O’na ne kadar şükretsek yine azdır. Bunu değerlendirmeli, kıymetini bilmeliyiz.
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
"O gün, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dost olanlar birbirine düşman olurlar” (Zuhruf; 67)
Hz. Ali (Radıyallahu Anh) bu ayet hakkında şöyle anlatır: “İki mü’min dosttan birisi vefat edip, Allah-u Zülcelâl'in huzuruna gittiği zaman, dünyadaki mü’min dostunu hatırlar ve ona dua eder: “Ya Rabbi! Benim dünyada filan dostum vardı. Onu delalete, yanlış yola götürme! Onu yanlış yoldan muhafaza et!” der.
Mü’min, Allah'ın huzuruna gittiği, cennetle mujdelendiği zaman, dünyadaki mü’min dostunu bu şekilde hatırlar. Çünkü, mü’min dostu dünyadayken, kendisine yol göstermiş, nasihat etmiş, ona yardımcı olmuştu. Bunu hatırladığı için ona dua eder."
"Dünyadaki mü’min dost da vefat ettikten sonra, ikisinin ervahı yan yana gelir ve birbirlerine yardımcı olmak suretiyle, Cennet-i Âlâ'da keyf-u sefa ederler. İki kâfir dosttan biri ölüp de cehennem ateşiyle kendisine müjde verildiği zaman, o da dünyadaki dostunu hatırlar. “Ya Rabbi! O bana küfürde yardımcı olmuştu. Kıyamet, cennet, cehennem yoktur diyordu. Onu helak eyle!” diye beddua eder. Dünyadaki kâfir dost da ölüp ruhları yan yana geldiğinde, birbirlerine düşman olurlar. İşte, ayette buyurulduğu gibi kâfirler dünyada güya birbirlerine dost olsalar da ahirette birbirlerine düşman olurlar. Çünkü dünyadayken birbirini saptırıyorlar, hak yoldan ayırıyorlardı. Fakat, mü’minlerin dostluğu ahirete kadar devam eder."
"Kişi arkadaşının dini üzeredir. O halde herkes kiminle arkadaşlık yaptığına baksın." (Ebu Davud, Edeb, 19; Tirmizi, Zühd, 45)
Sadat-ı Kiram'ı bize nasip ettiğinden dolayı, Allah-u Zülcelâl'e karşı çok borçluyuz. Sadat-ı Kiram eğer hakiki olarak birbirlerinden izin almışlarsa, izinli olan Sadat'ın her biri, zincirin halkaları gibidir. Zincirin halkaları vardır ve bunlar birbirine geçmiştir. En sonda olan halkayı çektiğimiz zaman, bütün zincir bize doğru gelecektir. İnsan Sadat'ı sevdiği zaman, hayattaki Sadat'a muhabbet beslediği zaman, direk Allah'ın muhabbetini kazanmış olur. Çünkü, hayatta olan sadat, zincirin son halkasıdır. Diğer Sadat-ı Kiram da son halkaya bağlanmış durumda olan zincirin diğer halkalarıdır. Bu zincir, Ebu Bekir Sıddık (Radıyallahu Anh)'dan, Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'e ondan Cebrail (Aleyhisselam)’a, Cebrail’den de Allah-u Zülcelâl'e kadar, halkalar şeklinde uzanır.
İnsan, Sadat-ı Kirama muhabbet beslediğinde, zincirleme şeklinde, bir saniyede Allah'ın muhabbeti insana gelir. Kişinin içinde bir ferahlık, bir huzur oluşur. Sanki dünya, ahiret, cennet onun olmuştur. Nasıl son halkayı çektiğimiz zaman, bütün zincir geliyorsa, biz de hayatta olan Sadat'ı sevdiğimiz zaman, bu sevgimiz, zinciri harekete geçirerek, kişiye Allah muhabbeti getirir. Bu fırsat elimizdeyken, onu değerlendirmeli, kıymetini bilmeliyiz. Sadat'ın muhabbeti, kalbimizden biraz eksildiği zaman, Allah'a olan muhabbetimiz de eksilir. Hiç kimse buna karşı çıkmamalıdır. Çünkü bu, çok tecrübe edilmiştir.
İmam-ı Rabbani (Kuddise Sırruh) şöyle buyurur: "Herhangi bir kimsenin, bu Sadat'a muhabbeti olduğu zaman, kalbinde dağlar gibi zulmet varsa bile hiç korkmayın, ondan onun akıbeti (sonu) iyi olacaktır. O Sadat'ın muhabbeti, onun akıbetini iyi neticelendirecektir. Eğer kişide bu Sadat'ın muhabbeti yoksa, veyahut da -neuzibillah- bilakis onlara münkirse (onları inkar ediyorsa), onun kalbinde dağlar gibi nurlar olsa da ondan korkun. Onun sonu tehlikelidir” Sadat-ı Kiram, daima Allah'tan, Allah'ın dostlarından bahsederler. Bunun için üzerlerine Allah'ın rahmeti ve ihsanı yağar. Biz de onlarla beraber olursak, Allah'ın rahmeti ve ihsanı onlarla beraber, bizim üzerimize de gelir.
Lokman Hekim, oğluna şöyle demiştir: "Oğlum! Bir meclise, cemaate gittiğin zaman, hiç konuşma. Onlara bak, onları dinle. Eğer Allah'ın zikriyle meşgul oluyorlarsa, fırsatı kaçırma, onlarla beraber ol! Çünkü onların üzerine Allah'ın rahmeti gelmektedir, senin üzerine de gelecektir. Eğer Allah'tan değil de gıybetten, koğuculuktan, dünyadan bahsedip vakitlerini gafletle geçiriyorlarsa, hemen onlardan ayrıl, başka bir yere git!” Hz. Lokman'a 'Hekim' diyorlardı. Yani o, insanın maneviyatı için bir hekimdir. Onun sözü hakikaten ne güzeldir! Çünkü insan, Allah-u Zülcelâl zikrinin yapıldığı yerde oturduğu zaman, üzerine Allah'ın rahmeti, ihsanı, feyzi ve nisbeti gelip, af olmuş olarak o cemaatten ayrılır.
İmam-ı Nevevi el-Ezkar isimli kitabında sahih bir isnadla, Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurulmuştur:
"Bir kavm ki, Allah’ın zikri yapılmayan meclisten kalktıkları zaman onlar sanki eşeğin leşinden kalmış gibi olurlar. Onlar için hasret ve nedamet vardır." (Ebu Davud)
İşte gaflet yerleri böyledir. Bunun için Lokman, oğluna 'Eğer oturacağın yer zikir meclisi ya da ahiretine menfaatli olacak bir yer ise fırsatı kaçırmayıp orada otur; yok eğer, bunun tersiyse oradan ayrıl" buyurmuştur. Arkadaşlık çok mühimdir. "İnsan arkadaşının, dostunun dini üzeredir.”
Evzai buyuruyor ki: "Elbisene değişik renkte bir yama vurduğun zaman, çok çirkin görülür. Fakat yama, elbisenin renginde olduğu zaman, insan onu fark etmez. İşte senin arkadaşın, sana benzemiyorsa, tıpkı o çirkin yama gibidir. Sen iyi olsan da o kötü arkadaşın, seni kötü ve biçimsiz yapacaktır.” Onun için daima iyi arkadaşlarla beraber olmak gereklidir.
Allah-u Zülcelâl, insanın güzel ahlaklı olmasını sevmiştir. Kulları, Allah-u Zülcelâl yarattığından dolayı, onlar Allah'ın ailesi, ev halkı gibidir. Onun için Allah-u Zülcelâl, kullarına kötü ahlakla davranmamızı kabul etmemektedir. Allah-u Zülcelâl'in kullarına daima şefkatli ve merhametli davranmamız lazımdır. Bu şefkat ve merhamet, yalnız dünya için olmamalıdır. Birbirimizi hak yola çağırmak, birbirimizin elinden tutup hak yoldan Allah'ın rızasına gitmek, dünya şefkatinden daha kıymetlidir. Çünkü onunla baki, ebedü’l-ebed olan hayat kazanılmış olmaktadır. Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) anlatıyor:
"Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) üç defa: “Vallahi iman etmemiştir, vallahi iman etmemiştir, vallahi iman etmemiştir.” dedi. Ashab: “Kim iman etmemiştir ey Allah'ın Resulü?” dediler. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle devam etti: “Komşusu şerrinden emin olmayan kimse.” (Buhari, Müslim, Ahmed b. Hanbel)
Enes b. Malik (Radıyallahu Anh)'den rivayetle Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kulun kalbi dosdoğru olmadıkça imanı doğru olmaz. Dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz. Komşusu şerrinden emin olmadıkça cennete giremez.” (Ahmed b. Hanbel, İbn Ebi'd-Dünya)
Enes b. Malik (Radıyallahu Anh)'den rivayetle Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Komşusuna eziyet eden bana eziyet vermiş, bana eziyet eden de Allah'a eziyet etmiş olur. Komşusu ile harp eden benimle savaşmış, benimle savaşan da Allah'la savaşmış olur.” (İbn Hıbban)
Ukbe b. Amr (Radıyallahu Anh)'den rivayetle Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet günü birbirinden davacı olacakların ilki komşulardır.” (Ahmed b. Hanbel, Taberani)
Muaviye b. Hayde'den rivayet ediliyor: “Ey Allah'ın Resulü! Komşumun benim üzerimdeki hakkı nedir?” diye sordum. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurdu: “Hastalanırsa ziyaret edersin, ölürse cenazesine katılırsın, senden borç isterse verirsin, muhtaç duruma düşerse açığını örtersin.” (Taberani)
Enes b. Malik (Radıyallahu Anh)'den rivayetle Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yanındaki komşusu aç iken bunu bildiği halde tok olarak geceyi geçiren bana inanmış değildir.” (Taberani, Bezzar)
İbn Ömer (Radıyallahu Anh) ve Hz Aişe (Radıyallahu Anha)'den rivayetle Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cebrail bana komşuyu o kadar çok tavsiye etti ki, onu varis kılacak sandım.” (Buhari, Müslim, Tirmizi)
İbn Ömer (Radıyallahu Anh)'den rivayetle Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem):
“Allah salih bir müslüman sebebiyle komşularından yüz hane halkının belasını savuşturur.” buyurdu. Sonra: “Eğer Allah insanlardan bir kısmı ile diğerlerini savup hizaya getirmeseydi elbette yeryüzünün düzeni bozulurdu.” (Bakara; 251) ayetini okudu. (Taberani)
Ebu Zer Gıfarî (Radıyallahu Anh) der ki: Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) bana üç şeyi tavsiye ederek şöyle dedi:
“Başında olan kimse kesik burunlu bir köle bile olsa sözünü dinle; ona itaat et. Çorba pişirirken suyunu bol koy ve pişince ondan komşularına pay ayır. Namazı vaktinde kıl.” (Tirmizi)
Söylendiğine göre bir adam ölür de komşularından üçü ondan hoşnut olursa günahları bağışlanır. Hasan-ı Basri'ye göre iyi komşu olmak demek sadece komşuyu rahatsız etmekten kaçınmak değildir, aynı zamanda komşunun verdiği rahatsızlığa sabretmek demektir. Burada bize çok büyük bir işaret vardır. İnsan devamlı olarak, kendisiyle Allah arasındaki hale çok dikkat etmelidir. Buna dikkat ettiği zaman, onun mü’min kardeşi de ondan hayırdan başka bir şey görmeyecektir. Hayırdan başka bir şey görmeyince de onun iyiliğine şahadet edecek, bu sebeple onun kıyamet gününde rahat etmesine ve Allah-u Zülcelâl'in onu af ve mağfiret etmesine vesile olacaktır. İnsan biraz kitap okuduğu, bir şeyler öğrendiği zaman, iyi ve kötüyü birbirinden ayırabiliyor. İnsan, 'Allah-u Zülcelâl bana rakip, nazır ve muttalidir, devamlı beni görüyor' diye düşündüğü ve bu düşünceyle hareket ettiği zaman, kolay kolay günah işleyemez. Çünkü insan Allah'ın kudret ve azametini, neye razı olup neye razı olmadığını bildiği ve Allah'ın rızasına da meraklı olduğu zaman, kolay kolay günah işlemez ve daima hayırlara doğru gider. Allah-u Zülcelâl, hayır işlerde bulunan kimseleri, Kur'an-ı Kerim'de methetmiştir. Allah, Hz. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh)’ı Zekeriya Peygamberi ve onun ehlini, Kur'an-ı Kerim'de methetmiştir:
"Doğrusu onlar iyi işlerde yarışıyorlar, korkarak ve umarak bize yalvarıyorlardı. Bize karşı gönülden saygı duyuyorlardı.” (Enbiya; 40)
Bu şekilde Allah-u Zülcelal onları methetmiştir. Kim böyle yaparsa, o da bu methe layık olur. Bundan sonra Peygamber gelmez ve ayet de gelecek değildir.
Fakat Allah-u Zülcelal Kur'an'da bu kullarını methettiği için kim de onlar gibi davranırsa, bu methe mazhar olmuş olur. Peki biz niçin Allah-u Zülcelal'in bizi methetmesini istemeyeceğiz? Elimizden geldiği kadar, korku ve reca (ümit) arasında, Allah-u Zülcelal'in ibadetine ve hayırlara doğru gitmeliyiz.
Allah-u Zülcelal, kendi keremi, fazlı, ihsanıyla bize kuvvet versin ve bize razı olacağı şekilde ibadet yapmayı nasip etsin, inşaallah.
Seyda Muhammed Konyevi (K.S): (alıntı)..........
Bu ayet-i kerimeden çok açık olarak anlaşılıyor ki mü’minler bir vücut gibi olmalıdırlar. Nasıl bir insan, kendi nefsi için kötü bir şey istemiyor ise diğer mü’min kardeşleri için de istememesi lazımdır.
Allah-u Zülcelâl, yapmamızı istediği şeyleri sevmektedir. Onun istediği şekilde olmamız lazımdır. Öyle olduğu zaman, Allah-u Zülcelâl bize yardımcı olacak, feyzini ve nisbetini bizim üzerimize gönderecektir. İbn-i Ömer (Radıyallahu Anh)'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
"Mü’min, mü’minin kardeşidir. Mü’min, kardeşine zulüm ve hakaret yapmaz. Bir mü’min, diğer bir mü’min kardeşinin bir hacetini yerine getirirse, Allah-u Zülcelâl de onun hacetini yerine getirir. Kim, mü’min kardeşinin bir ayıbını, kusurunu örterse, Allah-u Zülcelâl de kıyamet gününde onun kusurlarını örter.” (Tirmizi)
Peki, kimin kusuru yoktur? Hepimiz kusurluyuz. O kusurları örtmek istemiyor muyuz? İstiyoruz. Öyleyse, dünyada mü’min kardeşlerimizin kusurlarını örtmeliyiz ki Allah-u Zülcelâl de kıyamet gününde bizim kusurlarımızı örtsün. Birbirimize yardımcı olmamız lazımdır ki Allah-u Zülcelâl de kıyamet gününde bize yardım etsin. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'den önceki cehalet devrinde, kâfirler kızlarını diri diri toprağa gömüyorlardı. Öyle bir cehalet içindeydiler. İbn-u Amr ismindeki bir sahabeden rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kim mü’min kardeşinin kusurunu örterse, sanki o diri diri gömülmüş olan kızları ihya etmiş gibi sevap kazanır.” (Ebu Davud, Edeb, 45)
Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)'dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
"Herhangi bir kul, bir kulun kusurunu örterse, kıyamet gunünde Allah da mutlaka onun kusurunu örter.” (Buhari, Müslim)
Mü’minin hali ne acayiptir? Mü’minin her hali, onun için hayırdır. Hasta olursa hayırdır. Zengin olursa hayırdır. Yemek yerse hayırdır. Aç olursa hayırdır. Ne olursa, onun için hayırdır. Niçin? Yemek yeyince 'Elhamdülillah' diye şükrettiği zaman, hayır olur. Aç kaldığı zaman, halinden memnun olur, tevekkül eder, hayır olur. Yani mü’minin başına ne gelirse, onun için hayırdır. Yeter ki insan mü’min olsun.
Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
"Dünyayı seven ahireti sevmez, ahireti seven de dünyayı sevmez. Siz baki olan ahireti fani olan dünyaya tercih edin." (Taberani, Hakim)
Dünya, bütün kötülüklerin başıdır. İnsanın kalbinde dünya sevgisi ne derece varsa, ahiretin sevgisi o derece o kimsenin kalbinden çıkar. Kim neyi severse Allah-u Zülcelal ona istediğini nasip eder. Dünyayı sevenlere de dünyayı nasip eder. Çünkü Allah-u Zülcelal’in yanında dünyanın hiçbir değeri yoktur. Dokuz yüz elli sene yaşayan Nuh (Aleyhisselam)’a vefat hastalığında: “Dünyayı nasıl buldun?” diye sormuşlar. Kendisi de: “Dünyayı iki kapılı bir han gibi gördüm. Bir kapıdan girdim, diğerinden çıktım.” demiştir.
Gerçekten dünya hayatı çok kısadır. Bakınız! Hz Nuh (Aleyhisselam) dokuz yüz elli sene yaşadığı halde sanki onu hiç yaşamamış gibi görmüştür. Buna göre herkes kendi halini düşünmelidir. Nasıl ki su ile ateş bir arada bulunmazsa, dünya ve ahiret sevgisi de aynı kalpte bulunmaz. Baki olan ahiret hayatı için geçici olan bu dünya hayatını satanlar, her ikisini de kazanırlar. Ama dünya için ahiretini satanlar, her ikisini de kaybederler. Hz. Süleyman (Aleyhisselam) bir gün muhteşem bir şekilde havada gidiyordu. Kuşlar ve cinler onun hizmetinde bulunuyorlardı. Hz. Süleyman (Aleyhisselam) İsrailoğullarından bir abide uğradı. Abid: “Ey Davud’un oğlu! Allah sana ne büyük bir saltanat vermiştir.” dedi. Bunun üzerine Hz. Süleyman (Aleyhisselam) şöyle buyurdu: “Mü’minin amel defterinde yazılı olan bir tesbih, Davud’un oğluna verilen bu muazzam saltanattan daha hayırlıdır. Çünkü tesbih baki kalır, saltanat ise geçicidir.”
Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Dünya sizin için, siz ahiret için yaratılmışsınız. O sebeple, dünyanızdan ahiretiniz için hazırlık yapın. Bilin ki, dünyadan sonra bu hazırlığı yapmak mümkün değildir. Çünkü ondan sonra yeriniz ya cennet veya cehennemdir.” (Deylemi)
Dünyayı seven bir kimse, öldüğü zaman sevdiğinden ayrıldığı için azab çeker. Bu azabın şiddeti de dünya sevgisinin şiddeti ölçüsündedir. Allah-u Zülcelal’i ve ahireti seven ise, ölürken sevdiğine kavuştuğu için sevinç duyar. Bu sevincin büyüklüğü de Allah ve ahiret sevgisinin büyüklüğü derecesindedir. Hiç olmazsa Şah-ı Nakşibend (Kuddise Sırruh) Hz.lerinin şu sözüne uyalım. Şah-ı Naksibend (Kuddise Sırruh) bir gün, cemaatine güzel bir yemek verip onlara şöyle dedi: "Biz bu yemeği yiyeceğiz, hiç olmazsa bununla çok ibadet edelim. Nefis bir hayvan gibidir. Biz ise ona binmişiz. O bizi dağların tepesinden, yukarılardan aşağıya doğru düşürmesin. Madem ki yiyoruz, o yediğimizle ibadet edelim. Nefsin başına bir gem vurup ona fırsat vermeyelim. Bu yemekleri yedikten sonra, ona fırsat verirsek, azgınlaşır.”
Annemiz Hafsa (Radıyallahu Anha), bir gün babası Hz. Ömer (Radıyallahu Anh)‘a şöyle dedi: "Ey baba! Allah, halifeliğin zamanında, sana o kadar fetihler nasip etti ki dünyayı fethettin. Rızıklar çoğaldı. Niye biraz yumuşak elbise giyip, güzel yemekler yemiyorsun?"
Hz.Ömer (Radıyallahu Anh): "Ey Hafsa! Sen Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'in zamanını, onun o durumunu hatırlamıyor musun? Unuttun mu? Ben ölünceye kadar, Allah'ın rızasını kazanmak için Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) ve Hz.Ebubekir (Radıyallahu Anh) gibi nefsime karşı şiddetli olacağım" dedi. Allah bizi onların hayrından mahrum etmesin. (Amin)
Allah-u Zülcelal'in rahmeti, feyzi, nuru ve nisbeti, devamlı olarak bütün insanların üzerine gelir. Fakat insanda bazı engeller vardır ki bu engeller, o feyzin kalbe girmesine mani olurlar. Onun için elimizden geldiği kadar, Allah-u Zülcelâl'in emir ve nehiylerini yerine getirirsek, o zaman rahmetin, nisbetin, feyzin ruhumuza, kalbimize doğru gelmesi için yol açmış oluruz. İbn-i Abbas (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kim bizim büyüklerimizi büyük görmez, onlara hürmet etmez; küçüklerimize de şefkat ve merhamet etmezse o bizden değildir." (Tirmizi, Ebu Davud)
Demek ki büyüklere karşı daima hürmetli ve küçüklere de şefkatli ve merhametli olmamız lazımdır. Ebu Zer (Radıyallahu Anh)’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
"İnsanın vücudunda üçyüz altmış tane kemik vardır. Bunlardan her biri için, insanın bir sadaka vermesi gerekir.” Ashab-ı Kiram: "Ya Rasulallah! Buna kimin gücü yeter!" dediler. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem): "Her 'subhanallah' bir sadaka yerine geçer. Her 'Elhamdülillah' bir sadakadır. Her 'La ilahe illallah' sadakadır. Her 'Allah-u Ekber' bir sadakadır. İyiliği emretmek, bir sadaka; kötülüğe mani olmak bir sadakadır. Yolun üzerindeki bir dikeni veya bir taşı kaldırmak da sadakadır. Kıldığın iki rekat Duha namazı, bütün bunları karşılar” (Müslim, Ebu Davud)
Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)'dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte; yoldan bir ağaç kaldırdığından dolayı, cennette dolaşan bir kişiden bahsedilmektedir.
Bu kadar büyük hayırlar vardır. Bunları elimizden geldiği kadar, yerine getirmek lazımdır. Allah-u Zülcelâl bize öyle nimetler vermiştir ki bunun kıymetini bilmemiz lazımdır. Allah-u Zülcelâl bu ahir zamanda, bize Allah dostlarıyla, Sadat-ı Kiram'la beraber olmayı nasip ettiği için, O’na ne kadar şükretsek yine azdır. Bunu değerlendirmeli, kıymetini bilmeliyiz.
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
"O gün, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dost olanlar birbirine düşman olurlar” (Zuhruf; 67)
Hz. Ali (Radıyallahu Anh) bu ayet hakkında şöyle anlatır: “İki mü’min dosttan birisi vefat edip, Allah-u Zülcelâl'in huzuruna gittiği zaman, dünyadaki mü’min dostunu hatırlar ve ona dua eder: “Ya Rabbi! Benim dünyada filan dostum vardı. Onu delalete, yanlış yola götürme! Onu yanlış yoldan muhafaza et!” der.
Mü’min, Allah'ın huzuruna gittiği, cennetle mujdelendiği zaman, dünyadaki mü’min dostunu bu şekilde hatırlar. Çünkü, mü’min dostu dünyadayken, kendisine yol göstermiş, nasihat etmiş, ona yardımcı olmuştu. Bunu hatırladığı için ona dua eder."
"Dünyadaki mü’min dost da vefat ettikten sonra, ikisinin ervahı yan yana gelir ve birbirlerine yardımcı olmak suretiyle, Cennet-i Âlâ'da keyf-u sefa ederler. İki kâfir dosttan biri ölüp de cehennem ateşiyle kendisine müjde verildiği zaman, o da dünyadaki dostunu hatırlar. “Ya Rabbi! O bana küfürde yardımcı olmuştu. Kıyamet, cennet, cehennem yoktur diyordu. Onu helak eyle!” diye beddua eder. Dünyadaki kâfir dost da ölüp ruhları yan yana geldiğinde, birbirlerine düşman olurlar. İşte, ayette buyurulduğu gibi kâfirler dünyada güya birbirlerine dost olsalar da ahirette birbirlerine düşman olurlar. Çünkü dünyadayken birbirini saptırıyorlar, hak yoldan ayırıyorlardı. Fakat, mü’minlerin dostluğu ahirete kadar devam eder."
"Kişi arkadaşının dini üzeredir. O halde herkes kiminle arkadaşlık yaptığına baksın." (Ebu Davud, Edeb, 19; Tirmizi, Zühd, 45)
Sadat-ı Kiram'ı bize nasip ettiğinden dolayı, Allah-u Zülcelâl'e karşı çok borçluyuz. Sadat-ı Kiram eğer hakiki olarak birbirlerinden izin almışlarsa, izinli olan Sadat'ın her biri, zincirin halkaları gibidir. Zincirin halkaları vardır ve bunlar birbirine geçmiştir. En sonda olan halkayı çektiğimiz zaman, bütün zincir bize doğru gelecektir. İnsan Sadat'ı sevdiği zaman, hayattaki Sadat'a muhabbet beslediği zaman, direk Allah'ın muhabbetini kazanmış olur. Çünkü, hayatta olan sadat, zincirin son halkasıdır. Diğer Sadat-ı Kiram da son halkaya bağlanmış durumda olan zincirin diğer halkalarıdır. Bu zincir, Ebu Bekir Sıddık (Radıyallahu Anh)'dan, Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'e ondan Cebrail (Aleyhisselam)’a, Cebrail’den de Allah-u Zülcelâl'e kadar, halkalar şeklinde uzanır.
İnsan, Sadat-ı Kirama muhabbet beslediğinde, zincirleme şeklinde, bir saniyede Allah'ın muhabbeti insana gelir. Kişinin içinde bir ferahlık, bir huzur oluşur. Sanki dünya, ahiret, cennet onun olmuştur. Nasıl son halkayı çektiğimiz zaman, bütün zincir geliyorsa, biz de hayatta olan Sadat'ı sevdiğimiz zaman, bu sevgimiz, zinciri harekete geçirerek, kişiye Allah muhabbeti getirir. Bu fırsat elimizdeyken, onu değerlendirmeli, kıymetini bilmeliyiz. Sadat'ın muhabbeti, kalbimizden biraz eksildiği zaman, Allah'a olan muhabbetimiz de eksilir. Hiç kimse buna karşı çıkmamalıdır. Çünkü bu, çok tecrübe edilmiştir.
İmam-ı Rabbani (Kuddise Sırruh) şöyle buyurur: "Herhangi bir kimsenin, bu Sadat'a muhabbeti olduğu zaman, kalbinde dağlar gibi zulmet varsa bile hiç korkmayın, ondan onun akıbeti (sonu) iyi olacaktır. O Sadat'ın muhabbeti, onun akıbetini iyi neticelendirecektir. Eğer kişide bu Sadat'ın muhabbeti yoksa, veyahut da -neuzibillah- bilakis onlara münkirse (onları inkar ediyorsa), onun kalbinde dağlar gibi nurlar olsa da ondan korkun. Onun sonu tehlikelidir” Sadat-ı Kiram, daima Allah'tan, Allah'ın dostlarından bahsederler. Bunun için üzerlerine Allah'ın rahmeti ve ihsanı yağar. Biz de onlarla beraber olursak, Allah'ın rahmeti ve ihsanı onlarla beraber, bizim üzerimize de gelir.
Lokman Hekim, oğluna şöyle demiştir: "Oğlum! Bir meclise, cemaate gittiğin zaman, hiç konuşma. Onlara bak, onları dinle. Eğer Allah'ın zikriyle meşgul oluyorlarsa, fırsatı kaçırma, onlarla beraber ol! Çünkü onların üzerine Allah'ın rahmeti gelmektedir, senin üzerine de gelecektir. Eğer Allah'tan değil de gıybetten, koğuculuktan, dünyadan bahsedip vakitlerini gafletle geçiriyorlarsa, hemen onlardan ayrıl, başka bir yere git!” Hz. Lokman'a 'Hekim' diyorlardı. Yani o, insanın maneviyatı için bir hekimdir. Onun sözü hakikaten ne güzeldir! Çünkü insan, Allah-u Zülcelâl zikrinin yapıldığı yerde oturduğu zaman, üzerine Allah'ın rahmeti, ihsanı, feyzi ve nisbeti gelip, af olmuş olarak o cemaatten ayrılır.
İmam-ı Nevevi el-Ezkar isimli kitabında sahih bir isnadla, Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurulmuştur:
"Bir kavm ki, Allah’ın zikri yapılmayan meclisten kalktıkları zaman onlar sanki eşeğin leşinden kalmış gibi olurlar. Onlar için hasret ve nedamet vardır." (Ebu Davud)
İşte gaflet yerleri böyledir. Bunun için Lokman, oğluna 'Eğer oturacağın yer zikir meclisi ya da ahiretine menfaatli olacak bir yer ise fırsatı kaçırmayıp orada otur; yok eğer, bunun tersiyse oradan ayrıl" buyurmuştur. Arkadaşlık çok mühimdir. "İnsan arkadaşının, dostunun dini üzeredir.”
Evzai buyuruyor ki: "Elbisene değişik renkte bir yama vurduğun zaman, çok çirkin görülür. Fakat yama, elbisenin renginde olduğu zaman, insan onu fark etmez. İşte senin arkadaşın, sana benzemiyorsa, tıpkı o çirkin yama gibidir. Sen iyi olsan da o kötü arkadaşın, seni kötü ve biçimsiz yapacaktır.” Onun için daima iyi arkadaşlarla beraber olmak gereklidir.
Allah-u Zülcelâl, insanın güzel ahlaklı olmasını sevmiştir. Kulları, Allah-u Zülcelâl yarattığından dolayı, onlar Allah'ın ailesi, ev halkı gibidir. Onun için Allah-u Zülcelâl, kullarına kötü ahlakla davranmamızı kabul etmemektedir. Allah-u Zülcelâl'in kullarına daima şefkatli ve merhametli davranmamız lazımdır. Bu şefkat ve merhamet, yalnız dünya için olmamalıdır. Birbirimizi hak yola çağırmak, birbirimizin elinden tutup hak yoldan Allah'ın rızasına gitmek, dünya şefkatinden daha kıymetlidir. Çünkü onunla baki, ebedü’l-ebed olan hayat kazanılmış olmaktadır. Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) anlatıyor:
"Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) üç defa: “Vallahi iman etmemiştir, vallahi iman etmemiştir, vallahi iman etmemiştir.” dedi. Ashab: “Kim iman etmemiştir ey Allah'ın Resulü?” dediler. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle devam etti: “Komşusu şerrinden emin olmayan kimse.” (Buhari, Müslim, Ahmed b. Hanbel)
Enes b. Malik (Radıyallahu Anh)'den rivayetle Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kulun kalbi dosdoğru olmadıkça imanı doğru olmaz. Dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz. Komşusu şerrinden emin olmadıkça cennete giremez.” (Ahmed b. Hanbel, İbn Ebi'd-Dünya)
Enes b. Malik (Radıyallahu Anh)'den rivayetle Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Komşusuna eziyet eden bana eziyet vermiş, bana eziyet eden de Allah'a eziyet etmiş olur. Komşusu ile harp eden benimle savaşmış, benimle savaşan da Allah'la savaşmış olur.” (İbn Hıbban)
Ukbe b. Amr (Radıyallahu Anh)'den rivayetle Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet günü birbirinden davacı olacakların ilki komşulardır.” (Ahmed b. Hanbel, Taberani)
Muaviye b. Hayde'den rivayet ediliyor: “Ey Allah'ın Resulü! Komşumun benim üzerimdeki hakkı nedir?” diye sordum. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurdu: “Hastalanırsa ziyaret edersin, ölürse cenazesine katılırsın, senden borç isterse verirsin, muhtaç duruma düşerse açığını örtersin.” (Taberani)
Enes b. Malik (Radıyallahu Anh)'den rivayetle Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yanındaki komşusu aç iken bunu bildiği halde tok olarak geceyi geçiren bana inanmış değildir.” (Taberani, Bezzar)
İbn Ömer (Radıyallahu Anh) ve Hz Aişe (Radıyallahu Anha)'den rivayetle Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cebrail bana komşuyu o kadar çok tavsiye etti ki, onu varis kılacak sandım.” (Buhari, Müslim, Tirmizi)
İbn Ömer (Radıyallahu Anh)'den rivayetle Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem):
“Allah salih bir müslüman sebebiyle komşularından yüz hane halkının belasını savuşturur.” buyurdu. Sonra: “Eğer Allah insanlardan bir kısmı ile diğerlerini savup hizaya getirmeseydi elbette yeryüzünün düzeni bozulurdu.” (Bakara; 251) ayetini okudu. (Taberani)
Ebu Zer Gıfarî (Radıyallahu Anh) der ki: Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) bana üç şeyi tavsiye ederek şöyle dedi:
“Başında olan kimse kesik burunlu bir köle bile olsa sözünü dinle; ona itaat et. Çorba pişirirken suyunu bol koy ve pişince ondan komşularına pay ayır. Namazı vaktinde kıl.” (Tirmizi)
Söylendiğine göre bir adam ölür de komşularından üçü ondan hoşnut olursa günahları bağışlanır. Hasan-ı Basri'ye göre iyi komşu olmak demek sadece komşuyu rahatsız etmekten kaçınmak değildir, aynı zamanda komşunun verdiği rahatsızlığa sabretmek demektir. Burada bize çok büyük bir işaret vardır. İnsan devamlı olarak, kendisiyle Allah arasındaki hale çok dikkat etmelidir. Buna dikkat ettiği zaman, onun mü’min kardeşi de ondan hayırdan başka bir şey görmeyecektir. Hayırdan başka bir şey görmeyince de onun iyiliğine şahadet edecek, bu sebeple onun kıyamet gününde rahat etmesine ve Allah-u Zülcelâl'in onu af ve mağfiret etmesine vesile olacaktır. İnsan biraz kitap okuduğu, bir şeyler öğrendiği zaman, iyi ve kötüyü birbirinden ayırabiliyor. İnsan, 'Allah-u Zülcelâl bana rakip, nazır ve muttalidir, devamlı beni görüyor' diye düşündüğü ve bu düşünceyle hareket ettiği zaman, kolay kolay günah işleyemez. Çünkü insan Allah'ın kudret ve azametini, neye razı olup neye razı olmadığını bildiği ve Allah'ın rızasına da meraklı olduğu zaman, kolay kolay günah işlemez ve daima hayırlara doğru gider. Allah-u Zülcelâl, hayır işlerde bulunan kimseleri, Kur'an-ı Kerim'de methetmiştir. Allah, Hz. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh)’ı Zekeriya Peygamberi ve onun ehlini, Kur'an-ı Kerim'de methetmiştir:
"Doğrusu onlar iyi işlerde yarışıyorlar, korkarak ve umarak bize yalvarıyorlardı. Bize karşı gönülden saygı duyuyorlardı.” (Enbiya; 40)
Bu şekilde Allah-u Zülcelal onları methetmiştir. Kim böyle yaparsa, o da bu methe layık olur. Bundan sonra Peygamber gelmez ve ayet de gelecek değildir.
Fakat Allah-u Zülcelal Kur'an'da bu kullarını methettiği için kim de onlar gibi davranırsa, bu methe mazhar olmuş olur. Peki biz niçin Allah-u Zülcelal'in bizi methetmesini istemeyeceğiz? Elimizden geldiği kadar, korku ve reca (ümit) arasında, Allah-u Zülcelal'in ibadetine ve hayırlara doğru gitmeliyiz.
Allah-u Zülcelal, kendi keremi, fazlı, ihsanıyla bize kuvvet versin ve bize razı olacağı şekilde ibadet yapmayı nasip etsin, inşaallah.
Seyda Muhammed Konyevi (K.S): (alıntı)..........