Sivas - Sivasliyiz.Com

Tam Görünüm: İNSANLIK ALEMİN 4 BÜYÜK ANNESİ
Şu Anda Hafifleştirilmiş Görüntüleme Modundasınız. Tam Görünüm Modu için, Buraya Tıklayın
Sayfalar: 1 2
[Resim: 1002.bmp]

İNSANLIK ALEMİNE ŞEREF OLARAK ŞU DÖRT HANIM YETER : İsa'nın annesi Meryem , Firavun'un iman eden hanımı Asiye , benim hanımım Hatice ve benim kızım Fatıma...
Hadis-i Şerif


[Resim: 1007.bmp]

Hz. Fâtimetü'z-Zehrâ

Târih boyunca kadın, gerek âilesine ve gerekse İslâm'a hizmet etmekte büyük bir fedâkârlık sembolü olmuştur. Bu fazîlet timsâli kadınlarımızın gönül iklîminden bir hisse nasîb olması ümîdiyle, kendilerinden bir kaç misâl vermek herhalde yerinde olacaktır.
Hz. Fâtımatü'z-Zehrâ (r.anhâ):
İbn-i Abbas (r.a.), rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfde şöyle anlatıyor:
"Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r. anhümâ), küçükken hastalanmışlardı. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, ashâb-ı kirâmdan bir kaç kişi ile torunlarını ziyârete gittiler. Bu esnâda ziyâretçilerin bazıları, Hz. Ali (r.a.)'a:
-Yâ Alî, çocukların için bir nezir yapmak istemez misin? dediler.
Hz. Alî ve Hz. Fâtımâ (r.anhümâ) da, Allâh (c.c.)'ın rızâsını taleb ve O'na şükretmek ve çocuklarının şifâ bulmasını Cenâb-ı Hakk'dan niyâz etmek üzere üç gün oruç tutmayı nezir ettiler.
Derken çocukları hastalıktan kurtuldular. Bunlar da oruçlarını tutmaya niyet edip oruca başladılar. Fakat iftar için yiyecekleri yoktu.
Hz. Alî (r.a.), Hayberli Şem'un isminde bir yahûdîden üç gün iftar edebilmek için ödünç olarak üç çömlek arpa aldı. Hz. Fâtıma (r. anha), arpanın bir çömleğini öğütüp kendi âdetleri kadar, yâni beş tanecik ekmek yaptı. Akşam olup iftarı bekliyorlardı. O sırada bir fakir miskin gelip:
"Es-selâmü aleyküm Yâ Muhammed ehl-i beyti!
Ben müslüman bir fakîrim. Beni doyurunuz ki, Allâh sizleri cennet sofraları ile doyursun.." dedi.
Onlar da derhal sofralarındaki ekmekleri, bu fakir miskine ikrâm ettiler. Ve Hz. Alî (r.a.), Hz. Fâtımâ (r. anha)ya hitâben:
"Ey insanların en hayırlısının kızı! Ey îmân ve şerefin kemâline sâhib olan Fâtımâ!
Görüyorsun, ciğerler paralayıcı hâliyle kapıda duran şu miskin, açlığını bizlere arzederken, hâl lisânıyla da Allâh'a nâz ve niyâz etmektedir." dedi.
Hz. Fâtımâ (r. anha) ise, Hz. Alî (r.a.)'a şöyle cevâb verdi:
"Ey amcamoğlu!
Emrinize âmâdeyim.. Gerçi o miskini hoşnûd edecek ve memnûn kılacak bir şeye sâhib değilim. Fakat umarım ki, aç bir kimseyi doyurmak sûretiyle, hayırlı insanlardan sayılıp cennete girer ve şefâate ererim..."
Böylece hepsi de bir lokma almadan, sofralarındaki ekmekleri fakir miskine verdiler, kendileri de su ile iftar ettiler.
Ertesi gün, oruçlarına devam ettiler. Fâtımâ (r.anha), o gün de, arpanın ikinci çömleğini ekmek yaptı. Akşam yaklaşınca, ekmeği sofraya koydular. İftarı beklemeye başladılar. Derken kapıya bir yetîm geldi:
"Es-selâmü aleyküm Yâ Muhammed ehl-i beyti!
Ben muhâcir çocuklarından bir yetîmim. Babam Akabe Harbi'nde şehîd oldu. Beni doyurunuz, ne olur beni doyurunuz! Allâh da sizleri cennet taamlarıyla doyurur.." dedi.
Onlar da, ekmeklerini bu yetîme ikrâm ettiler ve yine suyla iftâr ederek o akşam da aç yattılar.
Ertesi günü Fâtımâ (r.anha), üçüncü çömlekteki arpayı ekmek yaptı. Akşam olunca yine sofrayı önlerine koydukları sırada, bu sefer de kapıya fakir bir esir geldi. Ve:
"Es-selâmü aleyküm Yâ Muhammed ehl-i beyti!
Ben esirlerden biriyim. Bana ikrâm ediniz. Allâh da sizlere cennet taamlarından ikrâm etsin!" dedi.
Bunlar da, sofralarındaki yiyeceği, bu sefer de esire ikrâm ettiler. Tekrar suyla iftâr etmek zorunda kaldılar.
Onların bu fedâkârâne ikrâmları üzerine, Cenâb-ı Hakk, kendilerini Kur'ân-ı Kerîm'in şu âyet-i kerîmesiyle takdir ve taltif etti, fazîletli kıldı:
"Hakîkî mü'minler, Allâh'a olan muhabbetlerinden dolayı, kendi yiyeceklerini miskîne, yetîme ve esîre ikrâm ederler." (227), (22Cool

(227) el-İnsan, 8.
(22Cool H. Cemâl Öğüt, a.g.e., s: 162-163



HZ.Hatice(r.a)

Dinlerin en mükemmeli olan İslamın ilk mümini ,Peygamber Efendimiz(S.A.)'in ilk ve en sevgili zevcesi ,malını İslam ve Peygamber adına harcayan , Ehl-iBeyt'in annesi büyük insan Hz.Hatice(r.a) ...

Rabbimizin rızası , Peygamberimizin değerli hanımı üzerine olsun... AMİN...

Cahiliye döneminde bile adına "pak "lakabı layık görülen Hz. Hatice(r.a)faziletli olmasının yanında kıvrak bir zekaya ve ferasete sahipti. Hz. Hatice (r.a) validemiz herkesin Resulüllah'ı (s.a.v) yalanladığı bir dönemde inanmış , var gücüyle destek olmuştu. Herkesin Resulüllah'ı (s.a.v) herşeyden mahrum ettiği zamanda O, bütün servetiyle O'nu destekledi.

Yirmibeş yıllık hayat arkadaşına karşı , saliha hanımların en güzide örneği oldu.
Hz. Peygamber'e (s.a.v)evlenmeyi kendisi teklif etti.Çünkü Ondan daha emin,dürüst,vefalı, haya sahibi ve güzel huylu bir kimsenin bulunmadığını gözleriyle görmüştü.
Resullullah (s.a.v) da Hz.Hatice(r.a) ile evlenmesinde isabetli karar verdiğini kısa zamanda anlamıştı. Evlendikten sonra bütün dünyaya emsal olacak şekilde bir hayat sürdürdüler.
Erkek ve hanımlardan en önce iman eden odur. O'nun iman etmesiyle bütün kavmi iman etti. Ölünceye kadar Resulullah'ın (s.a.v) yanından ve yardımından geri kalmadı. Hicretten üç sene evvel 65 yaşındayken Mekke'de vefat etti.

Allah (c.c) ondan ebediyyen razı olsun... AMİN...

Resulullah (s.a.v) Validemiz hayatta oluğu müddetçe evlenmediği gibi en hiç kimseyi onun kadar sevmemişdi. Bütün hayatı boyunca onu andı. Onun sevdiklerini sevdi, tanıdıklarını, yakınlarını ölümünden sonra da ağırladı...

Bir gün Hz. Aişe (r.a) validemiz evinde, ihtiyar bir kadın Resulullah'ı (s.a.v) ziyarete geldi. Efendimiz ona fazlasıyla ikramda bulundu. Abasını sırtından çıkardı, yere serdi ve üzerine oturttu. Kadın gittikten sonra Hz. Aişe (r.a) sordu :

- Ya Resulullah!... (s.a.v) Kimdi bu ihtiyar kadın?..
Resulullah (s.a.v) cevap verdi :
- Hatice'nin ziyaretçisi ve dostlarından idi. (Tirmizi)

İbrahim hariç diğer çocuklarının hepsi bereket sahibi Hz. Hatice (r.a) anamızdandı. Efendimizin ,

Hz. Hatice'den (r.a) olan erkek çocukları :
1- Kasım, 2- Et-Tayyib, 3- Et-Tahir ...
1- Zeynep, 2- Rukiye, 3- Ümmü Gülsüm, 4- Fâtıma

Haticetü'l Kübra (r.a)Rabbimizin ve Resulullah'ın (s.a.v) yanında en büyük rütbeye erişmişti. Nitekim , Cebrail (a.s) , yedi kat göğün üstünden, alemlerin Rabbinden ona selam getirmişti.

Buhariden rivayet olunduğuna göre:
"Cebrail Aleyhisselam Resulullah'a (s.a.v) geldi ve buyurdu : "Hatice'ye Allah'ın selamı vardır."
Validemiz bunu Resulullah'tan (s.a.v) işitince cevaben :
"Allah'ın (c.c) selamıdır, selam O'ndandır, Cebrail'in üzerine de selam olsun." dedi.
olacaktır.

Validemiz hayatı boyunca hür ve şerefli yaşadı. İmanı tam , merhameti sonsuzdu.Hayatta iken Resulullah (s.a.v) onu sayar, ona ikram ve iltifat ederdi.

Hz. Aişe (r.a)' den şöyle bir Hadis rivayet edilmiştir :
"Resulullah (s.a.v) kurban veya eti yenen herhangi bir hayvan kestiginde, "Hatice'nin tanıdıklarına bu etten gönderiniz." buyururdu.
Ben bir gün bunun nedenini sorduğumda buyurdular ki : "Onun sevdiklerini, onun için seviyorum."


Hz. Ali (r.a) 'den :
"Resulullah (s.a.v) buyurdular ki : "Göklerin ve yerin en hayırlı kadını İmran kızı, Meryem ile Hüveylid'in kızı Hatice'dir... (Müslüm, Buhari ve Tirmizi)

Yine Efendimiz (s.a.v) buyurdular ki :
"Ya Hatice!... Cenab-ı Allah (c.c) Cennetinde sana Keseb (ortası oyulmuş lü'lü) den bir köşk yapmıştır ki o köşkte ne gürültü işitilir, ne de yorgunluk vardır."



İşte Cennetle mükafatlandırıldığı apaçık mükemmel insan... Haticetü'l Kübra ...Katıksız inançlılık ve mükemmellik timsali...


Allah (c.c) Hz. Hatice (r.a) validemizden razı olsun. AMİN...



Hz. MERYEM (a.s)

Ulul-Azm Peygamberlerden biri olan Hz. İsa (a.s)'nın annesi. İsrailoğullarının ileri gelenlerinden ve alimlerinden biri olan ve Davut (a.s)'nın soyundan gelen İmran'ın kızıdır: Âllah iman edenlere namusunu koruyan, İmranın kızı Meryem'i de misal gösterir"(et-Tahrim, 66/12). Meryem "dindar kadın" demektir. erkeklerden sakınan, iffetli anlamında "Betül" adıyla da adlandırılır. İmran'ın hanımı Hanna, kısır bir kadın olup, hiç çocuğu olmamış idi. Bir gün bir ağacın gölgesinde otururken yavrusunu doyurmaya çalışan bir kuş gördüğünde bu olay içindeki çocuk sahibi olma duygusunu alevlendirdi (İbnül-Esir, el-Kâmil fi't-Tarih, Beyrut 1979, I, 29Cool. Kendisine bir çocuk ihsan etmesi için Allah'a dua etti ve duası kabul edilirse çocuğunu Beytül-Makdis'e hizmetçi olarak adadığını söyledi: "Bir zamanlar İmran'ın karısı şöyle demişti: Rabbim: Karnımda taşıdığım çocuğu sadece sana hizmet etmek üzere adadım. Bunu benden kabul et" (Alu İmran, 3/35). Hanna bu adamayı yaparken çocuğunun bir kız olma ihtimali aklına gelmemişti. Eğer çocuk kız olursa Beytül-Makdis'te hizmette bulunması nasıl mümkün olabilirdi. Kadınların özel durumları buna müsaade etmediği gibi, kurallara göre de bu imkansız bir şeydi. Bunun içindir ki, Meryem, dünyaya geldiği zaman annesi, Allah Teâlâ'ya şöyle seslenmişti:... Rabbim! Ben onu kız doğurdum; halbuki Allah onun ne doğurduğunu çok iyi biliyordu. Erkek, kız gibi değildir. Ben onun adını Meryem" koydum. Onu ve neslini kovulmuş Şeytanın şerrinden sana emânet ediyorum"(Alu İmran, 3/30). Babası İmran, Meryem'in doğumundan önce vefat etmişti.

Hanna, çocuğu kundaklayıp, Beytül-Makdis'e götürerek, orada görevli bulunanlara teslim etti. Çocuğun gözetilmesi görevini Yahya (a.s)'nın babası Zekeriyya (a.s) üstüne aldı. Zira onun hanımı, Meryem'in teyzesi veya kardeşi idi (İbnül-Esir, a.g.e., I, 299; Ali Sabûnî, en-Nûbûvve vel-Enbiya, Dımaşk 1985, 201).

Böylece Hz. Meryem, bir peygamber'in koruması altında yetişti. Zekeriyya (a.s) onun için mescidde özel bir yer (mihrab) tahsis etmişti. O burada sürekli ibadet ve dua ile meşgul olurdu. Yanına Zekeriyya (a.s)'dan başkası giremiyordu. Zekeriyya (a.s) yiyecek bir şeyler vermek için yanına girdiğinde, her defasında yiyeceklerle karşılaşıyordu. Bu yiyecekler, yazın kış meyveleri ve kışın da bulunmayan yaz meyveleri idi. Allah Teâlâ, peygamber annesi yapacağı şerefli bir kadını bu şekilde rızıklandırıyordu. Olay Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılır:

"Rabbı onu, güzel bir şekilde kabul etti. Ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi ve Zekeriyyayı onun bakımına memur etti. Zekeriyya, Meryem'in bulunduğu mihraba her girdiğinde onun yanında yiyecek rızık buldu. Bu, sana nereden geldi ey Meryem!" dedi. Meryem; "O, Allah tarafındandır. Şüphesiz Allah dilediğini hesapsız bir şekilde rızıklandırır" dedi" (Alu İmran, 3/37).

Meryem, bu temiz ortam içerisinde iffetli ve şerefli bir şekilde yetişti. Allah Teâlâ'nın koruması altında Beytül-Makdis civasında hayatını sürdüren Hz. Meryem'e melekler sürekli gelerek, kendisine Allah indindeki makamını ve Allah'ın onu diğer kadınlar arasından bir peygamber annesi yapmak için seçtiğini müjdeliyorlardı.

"Bir zaman melekler şöyle demişti: Ey Meryem! Allah seni kendi tarafından bir emirle meydana gelecek olan bir çocukla müjdeler ki, onun odı Meryemoğlu İsa Mesih'tir. Dünya ve ahirette şeref sahibi ve Allah'a yaklaştırılanlardan olacaktır. İnsanlara, beşikte iken de konuşacaktır. O, salih kimselerden olacaktır" (Alu İmran, 3/45, 46).

Hz. Meryem, kendisine verilen bu haber karşısında hayretler içerisinde kalmıştı. Onun bu durumu Kur'an'da şöyle ifade edilir: Meryem; "Rabbim! Bana hiç bir insan dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur" dedi. Allah da şöyle dedi: Bu böyledir. Allah dilediğini yaratır. O, bu şeyin olmasına hükmedince ona sadece "ol" der ve o da hemen oluverir"(Alu İmran, 3/47).

Bir gün, Allah Teâlâ, Cebrâil (a.s)'ı parlak yüzü ve güzel görünümlü bir genç suretinde ona gönderdi: "Ailesi ile kendisi arasına bir perde koymuştu biz ona meleğimiz Cebrâil'i gönderdik de ona tam bir insan suretinde göründü"(Meryem, 19/16). Hz. Meryem, onu bir insan zannettiği ve kendisine bir zarar verebileceğinden korktuğu için ne yapacağını şaşırmıştı. Etrafta o an yardıma çağırabileceği kimse de yoktu. Allah'a sığınmaktan başka çaresi kalmayan Hz. Meryem, ona; "Ben senden, Rahman olan Allah'a sığınırım. Eğer Allah'tan korkuyorsan bana dokunma dedi" (Meryem, 19/1Cool.

Cebrail (a.s) bir insan şeklinde değil de, melek suretinde gelmiş olsaydı, onu görünce dehşete düşüp ondan kaçacak ve söylediklerini dinlemeye tahammül edemeyecekti. Onun bu korkusunu gidermek ve geliş sebebini anlatmak için Cebrail (a.s) ona; "Ben, sana nezih ve kabiliyetli bir erkek çocuk bağışlamak için Rabbinin gönderdiği bir elçiden başkası değilim" (Meryem, 19/19).

Hz. Meryem onun Cebrail (a.s) olduğunu anlayınca, sakinleşti ve getirilen haber daha önce kendisine bildirilmiş bir şey olduğu halde (Alu İmran, 3/45, 46) yine de hayretini ifade etmekten kendini alıkoyamadı ve kendisine hiç bir erkek eli değmemiş; iffetli bir kimse olduğu halde bunun nasıl mümkün olabileceğine bir cevap almak istedi. Meryem: "Benim nasıl çocuğum olabilir. Bana hiç bir beşer dokunmamıştır. Ben iffetsiz de değilim" dedi" (Meryem, 19/20).

Cebrail (a.s) şöyle cevap vermişti:

"Bu iş dediğim gibi olacaktır. Çünkü Rabbin buyurdu ki, Babasız çocuk vermek bana pek kolaydır. Hem biz onu nezdimizden insanlara bir mucize ve rahmet kılacağız. Ezelde böyle taktir etmişizdir" (Meryem, 19/21).

Allah Teâlâ, İsa (a.s)'nın babasız doğmasını takdir ettiğinden, onu mucizevi bir şekilde dünyaya getirmek için ruhundan üfleyerek yaratmıştır. Meryem'in gebe kalmasını Allah Teâlâ şöyle açıklamaktadır: Nihayet Allah'ın emri gerçekleşti. Meryem İsa ya gebe kaldı " (Meryem,19/22); Irzını koruyan Meryem'i de hatırla. Biz ona ruhumuzdan üfledik. Onu da oğlunu da alemlere bir mucize kıldık" (el-Enbiya, 21/91); "Biz ona, ruhumuzdan üfledik. O, Rabbinin sözlerini tasdik etmişti ve itaatkâr olanlardandı" (et-Tahrim, 66/12).

Hz. Meryem gebe kalınca, insanların bulamadığı bir yere çekilip, tek başına beklemeye başladı: "Hamileyken, insanlardan ayrılıp uzak bir yere çekildi" İnsanların gözünden uzak bir yere çekilmesi kavminin şüphe ve itham dolu bakışlarından kurtulmak içindi. Zaten o, başına gelen bu büyük hadiseyi insanlara nasıl izah edeceğini bilemediğinden, sıkıntı içinde ne yapacağını şaşırmıştı.

Hamilelik müddeti hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Bir kısmı, bu müddetin bir veya dokuz saat kadar olduğunu söylerken; diğer bir kısmı da, sekiz ay olduğunu söylemişlerdir (Sabunî, a.g.e., 202). Sahih olan Cumhurun görüşüne göre ise, bir kadının tabiî hamilelik müddeti kadar gebe kalmış ve yine aynı tarzda çocuğunu doğurmuştur (İbn Kesir, Tefsir, İstanbul 1985, V, 216).

Doğum sancıları gelince, insanlardan uzaklaşmış olduğu yerdeki bir hurma ağacının altına sığınmak zorunda kaldı. O, bu haldeyken insanların onu itham edecekleri şeyden dolayı ne kadar büyük bir bunaltı yaşadığını şu âyet-i kerîme açık bir şekilde ortaya koymaktadır: Doğum sancısı onu hurma dalına yaslanmaya zorladı. Haline üzülerek: Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim" dedi" (Meryem, 19/23).

Hz. Meryem'in o anda zihnen içinde bulunduğu sarsıntıyı gidermek ve Allah Teâlâ'nın koruması altında olduğunu hatırlatıp teskin etmek için ona şöyle seslenildi: "Sakın üzülme! Rabbin alt tarafından bir ırmak akıttı. Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze ve olgun hurmalar dökülsün" (Meryem, 19/24, 25).

Hz. Meryem'e seslenenin kim olduğu hususunda, müfessirler ayrı görüşler belirtmişlerdir. Bir kısmı bunun Cebrail olduğunu ifade emektedir. Cebrail vadinin aşağısından ona seslenmişti. Bu görüşe göre Hz. İsa (a.s), annesi onu kavmine getirinceye kadar konuşmamıştır. Diğer bazı müfessirler, ona seslenenin İsa (a.s) olduğu görüşündedirler (bk. İbn Kesir, a.g.e., V, 21Cool.

Hz. Meryem, çocuğunu dünyaya getirmişti. Ancak, kavminin yanına, onların bu konuda içinde bulundukları fitne halini bildiği halde nasıl dönebilirdi. Onu, hak etmediği halde, iffetsizlikle itham edeceklerdi. O, içinde bulunduğu durumun iç yüzünü onlara nasıl inandırabilirdi. Bu karmakarışık düşünce ve sıkıntı halinde ne yapacağım şaşırmışken, ona seslenen; sıkılmadan yeyip içmesini ve kavmine gidince nasıl davranması gerektiğini şöylece bildirmişti: Ye, iç; gönlünü hoş tut. Eğer birini görürsen, Rahman olan Allaha konuşma orucunu adadım, bu gün, kimseyle konuşmayacağım de (Meryem, 19/26)

İbn Zeyd şöyle demektedir: İsa (a.s), annesine, "mahzun olma" dediğinde o; "Benim bir kocam olmadığı ve kimsenin cariyesi de olmadığım halde sen benimle birlikte iken nasıl üzülmeyeyim. Ben insanlara nasıl bir özür beyan edebilirim. Keşke başıma böyle birşey gelmeden önce ölseydim de unutup gitseydim" dedi. Hz. İsa ona; "konuşmak için sana ben yeterim. Sana bir soru yöneltilirse; "ben rahman'a oruç adadım, onun için bugün hiç bir kimseyle konuşmayacağım de" dedi. İbn Zeyd, bunların, annesine Hz. İsa tarafından söylendiğini belirtmektedir (İbn Kesir, a.g.e., V, 220).

Hz. Meryem, Rabbinin mucizelerini görünce, yaratanının kendisini koruduğunu ve kavmine karşı da mahçup etmeyeceğini idrak etmenin verdiği bir huzura kavuştu. Çünkü yanında mutlak anlamda bir delil vardı ve ortadaki mucizevi olayın ispat edilmesi de Allah için kolay bir şeydi.

Bu inanç içerisinde Hz. İsa'yı alıp kavminin yanına gitti. Bu, kavmi için de çözülmesi kolay olmayan bir durumdu. Zira onlar daha dogmadan mabede adanmış ve orada ibadete dalmış tertemiz, iffetli bakireyi kucağında bir çocukla karşılarında görünce dehşete düşüp sarsıntı geçirdiler.

Hz. Meryem'in çocuğunu kucaklayıp kavmine gelmesi ve kavminin tepkisi Kur'an-ı Kerimde şöyle dile getirilir: Meryem, İsayı yüklenerek kavmine getirdi. Kavmi, hayretler içinde ,şöyle dediler: Ey Meryem! Doğrusu sen görülmemiş bir iş yaptın. Ey Harun'un kızkardeşi Meryem! Senin ne baban ahlâksız, ne de annen iffetsizdi" (Meryem, 19/27-2Cool.

Zikredilen Harun, Hz. Meryem'in soyundan geldiği, Musa (a.s)'nın kardeşi Harun (a.s)'dır. Kavmi ona bu şekilde hitap etmekle;onun işlediğini zannettikleri fiil ile Harun (a.s)'un yolu arasındaki büyük tezadı vurgulayarak, yaptığı şeyin ne kadar acayip bir şey olduğunu ortaya koymayı amaçlamışlardı. İbn Cerir'in söylediğine göre ise, Harun aralarında bulunan fâcir bir kimsedir ve onlar Meryem'i itham ederken kötü bir kimsenin kardeşi yaparak, onu aşağılamak istemişlerdi (İbn Kesîr, a.g.e., V, 221).

Onların bu ithamları karşısında Hz. Meryem, kendisini kınayanlarla alay edercesine çocuğu gösterdi ve bu olayların sırrını ona sormalarını işaret etti. Ancak onlar öfkeye kapılarak, hayretler içerisinde beşikteki bir çocuğun konuşmasının nasıl mümkün olabileceğini sordular: Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi: "Biz beşikteki çocukla nasıl konuşabiliriz" dediler" (Meryem, 19/29). Bunu üzerine Hz. Meryem'i aklayan ilâhi mucize gerçekleşti ve İsâ (a.s) konuşmaya başladı: "Çocuk "Ben şüphesiz Allah'ın kuluyum. Bana kitap verildi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe de namaz kılmamı ve zekat vermemi emretti. Bir de anneme hürmetkâr kıldı. Beni asla zalim ve isyankâr yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim gün Allah bana selam ve emniyet vermiştir" dedi" (Meryem, 19/30-33).

Ancak kavminin, diğer peygamberlerin kavimlerinin de yaptığı gibi, mucizelere rağmen, onu yalanlamayı tercih ettikleri anlaşılmaktadır. Zira Kur'an-ı Kerim'de İsrailoğullarına lânet edilişin sebebleri dile getirilirken, Hz. Meryem'e yaptıkları iftira da zikredilmektedir "İnkâr edip Meryem'e büyük bir iftira attıkları ve; Meryemoğlu Allah'ın Rasûlü Mesih İsayı biz öldürdük"dedikleri için Allah onlara lânet etmiştir..." (en-Nisa, 4/156-157).

İncillerde verilen bilgilere göre Hz. Meryem, İsa (a.s)'ı alarak Yusuf Neccar'la birlikte Mısır'a gitti. Matta ve Barnaba incillerindeki kayıtlara göre Mısır'a gidişin sebebi; Kâhînleri kendisine Beyt-i Lahm'de doğan bir çocuğun bütün Yahudileri hakimiyeti altına alacağını haber vermeleri üzerine Kudüs'te zalim bir hükümdar olan Herodos'un Beyt-i lahm'de doğan bütün çocukların öldürülmesini emretmesidir. Bunun üzerine Yusuf Meccar'a rüyasında Hz. Meryem'le çocuğu alıp Mısır'a gitmesi emredilmiştir (Sabunî, a.g.e., 206).

Ancak, İncillerde nakledilen bu ve buna benzer Kudüs'e tekrar dönüşü ile alâkalı rivayetlerin doğru olma ihtimalleri bulunmamaktadır. Çünkü Hz. Meryem, Zekeriya (a.s)'nın koruması altında bulunmakta idi. Hem sonra o Cebrail (a.s)'in yönlendirmesine göre hareket ettiğine göre, Hristiyan kaynakların zikrettiği Yusuf en-Neccar adındaki zatın rüyada aldığı talimatlara nasıl gerek duyabilir ki.

Hz. Meryem'in doğuşundan, İsa (a.s)'yı mucizevî bir şekilde dünyaya getirişine kadar ki olaylar, Kur'an-ı Kerim'de mufassal olarak yer almaktadır. Bunun bu kadar geniş ele alınmasının sebebi, Yahudi ve Hristiyanların sapıttıkları temel meselenin, gerçek yüzüyle vuzuha kavuşturulmasıdır. Allah Teâlâ, İsâ (a.s)'ın dünyaya gelişi ve kendini daha beşikte iken kavmine takdim edişini zikrettikten sonra; "İşte Meryemoğlu İsa budur. Hakkı söylemiştir. Ne var ki, Yahudi ve Hristiyanlar bunda ihtilaf etmişlerdir" (Meryem,19/34) buyurmaktadır (bk. Hristiyanlık mad).

sa (a.s)'ın durumunu Allah Teâlâ, Adem (a.s)'ın durumuna benzetmektedir: Allah katında İsa'nın durumu da Adem'in durumu gibidir. Allah Adem'i topraktan yarattı. Sonra ona "ol" dedi ve o oluverdi"(Alu İmran, 3/59). Adem (a.s)'ın topraktan halkedilişine inanmak nasıl imanla alâkalı bir şey ise, Hz. Meryem'in, İsa (a.s)'yı babasız olarak dünyaya getirişi de imanla alâkalıdır. Kalbinde fitne bulunanlar Yahudi ve Hristiyanlar gibi onun durumu hakkında şüpheye düşerler, Allah'a teslim olan kalpler ise, olayı âyetlerin haber verdiği şekilde kabul edip, tasdik ederler. Allah Teâlâ rasulüne hitap ederek, onun şahsın da bütün mü'minleri uyarmaktadır: "Bu, Rabbin tarafından bir gerçektir. Sakın şüphe edenlerden olma" (Alu İmran, 3/60).

Hz. Meryem'in ne kadar yaşadığı ve nerede öldüğü hakkında kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır. O, Âsiye, Hatice ve Fatıma ile birlikte mevcud olan ve olacak dört kadından birisidir (Ahmet b. Hanbel, Müsned, III, 135).



Firavun'un Karısı Hz. Âsiye


Kur'an-ı Kerim'de adı övgüyle geçen namlı kadınlardan biri de Hz. Âsiye'dir. Yaşadığı dönemde Mısır'ın en ünlü kadını ve bu tarihî ülkenin zalim ve kan içici imparatoru Firavun'un eşiydi. Bugün Firavun'un insanlık tarihine kendi adıyla geçen akıl almaz zulüm ve adaletsizliklerini bilmeyen, işitmeyen yoktur. Onun için Firavunun zulümlerini teferruatlıyla anlatmaya gerek görmüyoruz. Firavun da Bâbil padişahı Nemrud gibi hem tanrılık iddiasında bulunuyor, hem de halkın duygularını sömürerek geleneksel put inancını korumaya çalışıyordu.

Halkın geri kalmışlık ve cehaletinden faydalanan Firavun, sadece ilahlık iddiasında bulunmakla kalmadı, işi daha da ileri götürerek "ilahların ilahı" olduğunu söyledi. "Dedi ki: Sizin en yüce Rabbiniz benim."[1]

Firavun'un böyle aşağılık ve kötü bir insan olmasına karşı, karısı Âsiye âdeta temizlik, dürüstlük, iffet ve asalet timsaliydi. Halk, onun kocasının korkusundan rahat bir nefes alamaz ve geceleri dahi rahat uyuyamazken o, Allah'a tam bir inanç ve kendine güvenle yaşamını sürdürüyor, Firavun'un hemen yanı başında yaşıyor olmasından zerrece etkilenip dehşete kapılmıyordu.

Nil kraliçesi Âsiye, Allah Teâlâ'nın indinde öylesine has bir makama ulaşmış ve Allah'ın yakınlığını kazanabilmiştir ki, Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuşlardır:

"Kadınlardan kâmil olanlar dört kişidir: Firavun'un karısı Âsiye, İmran kızı Meryem, Huveyled kızı Hatice ve Muhammed (s.a.a) kızı Fâtıma."

"Cennet kadınlarının en iyisi şu dördüdür: Firavun'un hanımı Müzâhim kızı Âsiye, İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed (s.a.a) kızı Fâtıma. Bunların en üstünüyse Fâtıma'dır."[2]

Kişiliğin gelişmesi, insanî vazifelerin bilincinde olma ve Allah'a iman, bir kadını öyle bir mevkiye yükseltiyor ki, Firavun'un evinde yaşadığı halde, cennet köşklerinin sakini oluyor ve dünyanın en seçkin dört kadınından biri olma makamına ulaşıyor.

Âsiye, bir lahza olsun kocasının işlediği zulüm ve haksızlıkları hoş karşılamadı, bir defa olsun onun safında yer almadı. Erkek çocuk doğururlar da büyüyünce onun yaptığı zulüm ve haksızlıklara karşı çıkarlar korkusuyla, Yâkup soyunun hamile kadınlarının karnını deşip bebeklerini diri diri parçalayan kan içici kocasının bu vahşiliklerine karşı bir kez bile lâkayt davranmadı.

İşte bu sıfata hâiz bulunan Mısır'ın bir numaralı kadını Âsiye, saraydaki odasında oturduğu bir sırada Nil nehrinin ortasında yuvarlana yuvarlana sulara batıp çıkan bir sandık görünce saray muhafızları ve nedimelerine, gidip o sandığın içine bakmalarını emretti

Görevliler, bir süre sonra gelerek, sandığın içinde güzel bir oğlan çocuğu bulunduğunu söylediler. Gelecekte Allah'ın peygamberi olacak ve Firavun'un saltanatını yerin dibine geçirecek olan İmran oğlu Musa'ydı bu

Bebeği alıp Âsiye'ye getirdiler

Âsiye bunun nur topu gibi bir oğlan çocuğu olduğunu görür görmez, zavallı annesinin onu, Firavun'un korkusuyla Nil'e bıraktığını anlamıştı. Bu nedenle, bu çocuğu evlâtlık olarak yanına almaya ve onu bizzat büyütüp yetiştirmeye karar verdi. Ne pahasına olursa olsun bunu yapacaktı, ne olacaksa varsın olsundu!

Firavun içeriye girip de çocuğu görünce yüreğine bir korku düştü; gelecekte ne olur ne olmaz endişesiyle, derhal öldürülmesini emretti. Fakat Âsiye var gücüyle karşı çıktı ona:

"Firavun'un karısı dedi ki: Benim için de senin için de bir göz aydınlığıdır o; onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur, yahut onu evlât ediniriz."[3]

Firavun razı olmuştu. Onun da izniyle Musa artık sarayda kaldı ve bizzat kraliçe tarafından, onun özel sevgi ve ihtimamıyla büyümeye başladı.

Musa, peygamberlik makamına vardığında ve daha ileride de belirteceğimiz gibi, tekrar Mısır'a dönüp Firavun ve onun putperest kavmine tebliğde bulunduğunda, Âsiye derhal ona uyarak Rabb'ul-Âlemîn'e iman getirdi, ancak, imanını Firavun'dan gizledi.

Âsiye, yıllarca gizliden gizliye Allah Tealâ'ya ibadet ediyor ve Musa'nın kılavuzluğuyla imanını gizliyor ve koruyordu. Ama bu, böyle devam etmedi ve günün birinde sırrı açığa çıktı. Kocası Firavun yıkılmış, öfkesinden âdeta çılgına dönmüştü. Firavun, önce kraliçeyi inancından vazgeçirmeye çalıştı; onu caydırabilmek için her yolu denedi, her hileye başvurdu.

Bazen tehdit ediyor, bazen tatlı laflar ve boş vaatlerle onu kandırmaya çalışıyordu. Ancak bütün bunlar boşunaydı. Âsiye, bütün varlığıyla Allah'a inanmıştı bir kez… Nil'in getirdiği ve kendi elleriyle büyütüp yetiştirdiği o çocuğu peygamberlik makamına ulaştıran ve en büyük mucizesi olan "ışıl ışıl parlayan bembeyaz elleri" ve mâlum asâsıyla, onu, Firavun ve putperest kavmini hidayet etmekle görevlendiren Allah'a

Âsiye'nin benliğinde kâinatı yaratan, dağları, ovaları, denizleri, dereleri, tepeleri, ormanları kısacası her şeyi yoktan var eden, yerin ve göğün sahibi Allah Tealâ'ya iman ve Musa'nın söylediklerine karşı tam bir inançtan başka bir şey yoktu. Ne Firavun'dan zerrece korkup ürküyor, ne de bu cellat ruhlu dinsiz katilin eşi ve koca Nil'in yegâne kraliçesi olduğuna seviniyordu.

Zihni sadece bir şeyle meşguldü onun: Firavun'un hidayet bulması ve bu cani ruhlu hayvanın günün birinde adam olması! Onun da kendisi gibi yegâne ilâh olan Allah Tealâ'ya inanarak sığınmasız zavallı halka zulüm ve işkence etmekten ve milleti yok oluşa sürüklemekten vazgeçmesini istiyordu. Ne var ki Firavun, artık dönüşü olmayan bir yoldaydı.

İlahlık iddiasına kalkışan, hem de "ilahların ilahı" olduğunu öne sürerek kendisinden daha üstün hiçbir şey kabul etmeyen Firavun gibi birinin, Musa'nın buyruğuna boyun eğip ilahlık iddiasından vazgeçmesi ve sıradan bir insan gibi; "Allah'ım, beni affet!" demesi mümkün olabilir miydi acaba?!

Sonunda Firavun, Âsiye'ye, ya Allah'a, ya da ona iman etmesini önerdi. İkisinden birini açıkça tercih ve ilan edecekti: Ya Musa'nın sözlerine inanacak, onu izleyecek ve Allah'a iman etmek suretiyle her türlü işkence ve kötü hadiseye karşı kendisini hazırlayacaktı; ya da tıpkı geçmişteki gibi bütün haşmet ve şatafatıyla Nil'in kraliçesi ve Mısır'ın en ünlü kadını olarak kalacak ve putlara tapınmayı kabullenerek, Firavun'u "ilahların ilahı" olarak benimseyecekti!

Âsiye, Allah'a imanı ve Musa'ya inanmayı tercih etti.

Doğru ve hak inancından vazgeçmeyeceğini bildirdi Firavun'a

Musa'nın getirdiği mucizeleri görerek bütün kalbiyle âlemlerin rabbi Allah'a inanmış bulunan ve Firavun'un alabildiğine zâlim, aşağılık, keyfine düşkün olduğunu anlamış bulunan ferasetli ve cesur Âsiye, Firavun'un kendisi gibi günün birinde zeval bulup yokluğa karışacak olan sarayında görünüşte görkemli, gerçekte ise zelil ve aşağılık bir müreffeh hayat sürdürmektense Allah Tealâ'nın indindekine rıza göstermeyi, kalıcı ve sonsuz olan ilâhî rızayı geçici ve iğrenç olan nefsânî rahata tercih etmeyi yeğ buldu.

Bu yolda her şeyi göze almış; canı pahasına da olsa Rabbine itaat yolunda zalim Firavun'a âsi olmaya azmetmişti
Âsiye'yi inancından vazgeçiremeyeceğini anlayan Firavun, sonunda onun çarmıha gerilmesini emretti. Âsiye'yi çarmıha gerdikten sonra başını büyük bir taşla ezerek öldürdüler

Âsiye'nin can verişi çok feci oldu

Ne var ki, cellatlarının gözünün önünde işkenceyle can verirken Allah'a yalvarıyor, O'nu zikrediyordu. Kur'an-ı Kerim, onun işkence sırasındaki o dayanılmaz durumuna işaretle şöyle buyurur:

"Allah, imanı tam olanlara Firavun'un karısını örnek verir; hani o demişti ki: "Rabbim! Bana kendi katında, cennette bir ev yap, beni Firavun ve işkencesinden ve onun zalimlerinin elinden kurtar![4]

Evet Âsiye, Firavun'un işkencecilerinin dayanılmaz işkenceleri altında acıyla can verdi; fakat adı, yeryüzü durdukça, dünya tarihinde ve biz Müslümanların biricik kitabı Kur'an-ı Kerim'de, "dünyanın gelmiş geçmiş emsalsiz ve en büyük kadınlarından biri" olarak bâki kalıp, ölümsüzleşti.



--------------------------------------------------------------------------------


[1]- Nâziât Suresi / 24.

[2]- el-Mizan Tefsiri, c. 19, s. 40.

[3]- Kasas Suresi / 9.

[4]- Tahrîm Suresi / 11.

FİRAVUNUN RESMİ
[Resim: 1021.bmp]
[Resim: 1028.bmp]
İngiltere - Londra British müzesinde bulunmaktadır.

Süveyş kanalı açılırken denizin kenarında küçük bir tepecikte bulunmuş ve Londra'ya getirilmiştir

Saçlarının bir kısmı halen yerindedir.

Başının bazı azalarının etleri de halen yerlerindedir.

Alın kısmında et kalmamıştır.

Elleri ve ayakları secde eder vaziyettedir.

ALINTI
http://site.mynet.com/gozumun_nurusun_ya...allah/ezgi
gönlüne sağlık çok güzel konu paylaştın
emeğine sağlık kardeşim
YÜREĞİNİZE GÖZLERİNİZE SAĞLIK ALLAH RAZI OLSUN..
yüreğine sağlık
inşeallah bizlerde bir hanım olarak kimimmiz hz meryem kimimz hz hatice kimimiz hz fatıma kimimz hz aişeler hz asiyeler oluruz...
Sayfalar: 1 2
Referans Adresler